4 Nisan 2013 Perşembe

Rahat Battı!

Arada zengin birileri intihar eder ya da kendiniz bir şeye üzüldüğünüzde çevrenizden aldığınız tepki var ya işte o bu. Aslında ortamda büyük bir problem var ama kimse farkında değil. Neden her şeye sahip olabilecek biri canına kıysın ki? Ya da neden mutluyken mutsuz olmak için çaba harcıyorsunuz? Bu tip problemleriniz varsa daha fazla vaktinizi harcamayıp gidip bir uzmana danışmanızı tavsiye ederim yoksa benim yazı yazma egoma maruz kalmak zorunda kalacaksınız. Az önce koyduğum  noktadan sonra birlikteliğimizi devam ettirdiğimizden dolayı teşekkür ederim.

Bu yazıyı yazma nedenime gelecek olursak, tamamen benim vizelerden sağ salim çıkmış olmam ve ne Allahın hikmetiyse geçtiğimiz haftalarda "Vizeler bitsin şöyle olacak, vizeler bitsin böyle olacak" dememe rağmen ve de vizelerin de bitmiş, rahata kavuşmuş olmama rağmen hala daha tedirgin olmamdan kaynaklı bir durum. Neyin peşinde olduğum ve ne yapmaya çalıştığımın farkında değilim. Bu yüzden yazmaya karar verdim.

Bu kadar kendim hakkında bilgi verip ve sizin için bir boka yaramayan paragraflar yazdığımdan dolayı özür diler ve genel konumuza dönmek isterim. Arada oturup düşündüğüm olmuştur "Neden her şeye sahip olabilecek insanlar intihar eder?" sanırım sorduğum sorunun cevabı içerisinde saklı, her şeye sahipler ve her hangi bir şeye ihtiyaçları olduklarında almamaları için hiç bir neden yok. İşte problem bu...

Ne demek istiyorum? Şöyle güzel bir hayal kuralım birlikte, bir sürü paranız var. Resmen kıçınızı silip tuvalete atsanız "Aman be siktir et!" diyeceksiniz. Şimdi ekranınız da bulunan bilgisayar saatine bir bakın, saat kaç? Hah! işte o saatte canınız gezmek istiyor; ama öyle çıkıp iki adım ötedeki parkta değil! Ne demiştim "Bok gibi paranız var!" harcamaya yer arıyorsunuz. Yani demek istediğim Paris'e  gidip gezmek istiyorsunuz. Hani değişiklik olsun ve bu değişiklik size dokunmasın. Size en yakın havaalanına gidip en yakın saatte Paris'e giden uçağa bilet aldınız ve şu anda uçaktasınız. Bir kaç saat içerisinde Paris'de olacaksınız. Hava limanında arabanız hazır olacak. Paris'in en gözde otelinden birinde odanız ayırtılmış. Birazdan istediğiniz şeye ulaşacak ve  bir elinizde şarap, karşıda Eifel kulesi mutluluğun tadını çıkarıyor olacaksınız.

Birlikte kurduğumuz bu hayal senin ve benim yani ikimizin arasında geçen bir muhabbet. Sana ve bana göre güzel bir şey. Hayal bile olsa ikimizinde hoşuna gitti -belki de sen "Ne Paris'i be! Para bulsam memlekete gitçem!" dedin-  boşver şimdi onu sen bana takıl...

2 saniye düşün senin hayalin var ve başkası hayalini gerçekleştirebileceği bir şey uğruna çalışacağı bir hayal yok veya hayalini gerçekleştirmesi uzun sürmez.Uzaktan bakınca bizim için güzel gözükse de hayallerini gerçekleştirebilecek birinin hemen gerçekleştirebilmesi için önünde hiç bir neden olmaması bizim için iyi bir şey olsa da, bu kötü bir şey. Yani uğrunda uğraşması için bir amacı yok. Hayal edip'de ulaşamayacağı bir insanın yaşam amacı olmaz. Bu da beraberinde yaşamdan kopmayı getirir.

Planladığınız bir amacı gerçekleştirdiyseniz oturup bi'kutlayın. Şunu düşünmeyin "Benim yapacak işlerim var!" boşverin onları şimdi, sadece anı yaşayın. Düşünün bi! Bu ana gelmek için çok çaba harcadınız onun tadını çıkartın. Kimse size "Rahat battı pezevenge!" demesin. Dinlenin, rahatlayın, bir şeyi başardığınızın mutluluğunu yaşayın ve sağlıcakla kalın.

30 Mart 2013 Cumartesi

Semerkant Randevusu

Halife Bağdat’ta sarayının balkonunda otururken, baş vezirinin büyük bir heyecanla nefes nefese koşarak geldiğini görür. Bu aşırı heyecanın nedenini merak ederek, hemen yanına gelmesini ister. Vezir Halife'nin ellerine yapışır ve ağlamaklı bir sesle adeta yalvararak;

- Yalvarıyorum sultanım, bana izin verin, hemen şehirden gideyim.
- Neden, ne oluyor, nedir bu heyecanın?
- Az önce saraya gelmek için büyük bir meydandan geçiyordum, yürürken birinin bana çok dikkatli ve çok tuhaf baktığını hissettim, döndüm ve tam arkamda Azrail'i gördüm.
- Azrail'i mi gördün, emin misin o olduğuna?
- Evet, yeminle oydu, görür görmez tanıdım. Simsiyah giyinmişti, boynunda siyah atkısı vardı. Gözlerini bana öyle dikmişti ki, sanki beni korkutmak istiyor gibiydi. Eminim beni arıyordu. Ne olur, destur verin de, hemen buradan gideyim. En iyi atı alacağım ve doğru Semerkant'a gideceğim. Eğer hemen yola çıkarsam, akşam olmadan Semerkant'ta olurum.
- Gercekten gördüğün Azrail miydi, emin misin?
- Çok eminim Halifem. Şimdi seni nasıl görüyorsam, onu da öyle gördüm. Senin sen olduğuna nasıl eminsem, onun da ölüm meleği Azrail olduğundan o kadar eminim. Ne olur daha fazla vakit kaybetmeden izin verin de hemen gideyim. 


Vezirini çok seven Halife, tam ikna olmamasına rağmen gitmesi için izin vermiş. Vezir koşarak kendi evine gitmiş, en iyi atını çabucak eyerlemiş ve arkasına bile bakmadan dörtnala şehirden çıkmış; karanlık basmadan Semerkant'a ulaşmak, olabildiğince Azrail'den uzaklaşmak kararındaymış. 


Veziri gittikten sonra Halife'nin içi rahat etmemiş ve zaman zaman yaptığı gibi kıyafet değiştirerek sarayın arka kapısından çıkıp halkın arasına karışmış. Ağır adımlarla büyük meydana gelmiş ve biraz yürüdükten sonra bir köşede durmuş, tam o sırada , o da tanımış Azrail'i. Anlamış ki, veziri gerçekten de yanılmamış.

Azrail aslında tanınması çok kolay bir kılık içinde, yavaş yavaş dolaşıyormuş. Zaman zaman bir yaşlı adamın sırtına dokunuyor, elinde yükleriyle giden bir kadının kolunu hafifçe tutuyormuş, ama Halife'nin dışında, insanlar hiçbir şey fark etmiyorlarmış. Halife heyecanla Azrail'e doğru yürümeye başlamış. Azrail de kılığını değiştirmiş olmasına rağmen onu tanımış ve saygıyla eğilerek selam vermiş. Halife iyice yanına yaklaşıp kulağına eğilmiş;

- Sana bir şey sormak istiyorum, demiş.
- Seni dinliyorum sayın Halife.
- Benim baş vezirim henüz çok gençtir, sağlıklıdır ve bildiğim kadarıyla çok namuslu, inançlı ve dürüst bir insandır. Bu sabah saraya gelirken onu bakışlarınla çok korkutmuşsun. Neden ona öyle tuhaf baktın ?

Azrail sakin bir sesle cevap vermiş:

- Ben aslında onu korkutmak istemedim, ona korkutacak bakışlarla da bakmadım. Meydanda kalabalığın arasında tesadüfen yan yana geldik, onu aramıyordum bile. Ama birdenbire karşılaşınca çok şaşırdım ve ona bakarken şaşkınlığımı gizleyemedim. Onun benim bakışlarımda gördüğü sadece şaşkınlıktı.
- Peki, neden bu kadar şaşırdın?
- Onu burada, Bağdat’ta göreceğimi hiç sanmıyordum. Onun Semerkant'ta olacağını sanıyordum; çünkü bana verilen emirde, onunla randevumuz bu akşam, hava karardığı sırada Semerkant'ta...


Bir kaç hafta önce felsefe dersinde konu içinde anlatılan bir hikayeydi bu. İlginç geldi o yüzden paylaşmak istedim. Kalın sağlıcakla...